Selamlık

Hayal meyal hatırlanabilen o çocukluk günlerimizde, cüssemizden büyük yürekler taşıdığımız zamanlarda; köşe başında ki toplanışlarımız vardı hani… Kâh okul bahçesinin duvarında kâh kaldırımlar üzerinde. Nadiren de dedelerimizin müdavimi olduğu Çınaraltı / Asmaaltı Kahvehanelerinin kadim taburelerinde…

 

İkram sadece leblebi tozu veya tadı damakta kalan gazozlardı! Birimiz efe torunuydu, gazozu “zafer” diye bilirdi; diğerimiz bozkırın çocuğuydu, “özbağ” içerdi Mesele, şişelerin üzerindeki etiket değil, içindeki muhabbetin tadıydı.

 

Bir de seherle kalkılan bayramlarımız vardı; gönüller gibi pâk olsun diye, arap sabunuyla yıkanan kapı önlerinden koşarak çıkılan cumbalı evlerin. Ataların ruhları şâdolsun diye varılan kabirlerin, anaların hatırı için yenilen göllerin, babaların harçlıkları ile gidilen bakkalların olduğu bayramlar…

 

Çevre düzenlemesini, bahar ve güz değiştirdi. Ya üşür ya terlerdik! Bi sonra sonra anladık mevsimler değişse de muhabbetin her mevsimle kaim olduğunu; onu daim kılan şeyin de mekân olduğunu ve her mekânın da bir “hikmet”i olduğunu…

 

Dostluktaki “dem”e kıvam veren kahvenin adının yanına kırk yıllık hatır koymuşlar ya!... Ne kadar hatırlı kahve varsa bulduk hatırlanırız umuduyla. Bir de mekân yaptık dostların damak tadının hatırına…

 

Muhabbet iklimi için çabalayanlarız biz, “2 oda, 1 mabeyin” ve bir “hayat”tan ibaretti evlerimiz ama biz içine koca koca umutlar devşirmiştik.

 

Orta Asya’dan Anadolu’ya evcek gelmiştik; evlerimizle gelmiştik. Tanrı Dağları’nın eteklerinden Üçler Mezarlığının taşlarına; o evlerde, o odalarda o hayatlarda sürdürülen muhabbetlerle; selam getirmiştik…

 

Selam olsun yılmaz yüreklere, yıkılmaz bileklere!

 

Selam olsun hatır güdenlere, ata yurdundan gördüklerine/getirdiklerine, töredir diye hürmet edenlere… Selam olsun hakikat olarak bulduklarının kıymetimi bilenlere. Selam olsun gelene… Selam olsun ilerleyene…

 

Şimdi vaktidir işte demlenmenin. Çöksün gayri üzerimize nargilenin dumanı. Yankılansın her yandan şiirler, gazeller, türküler… Konuşsun görenler, bilenler, aklı erenler ve biz dinleyelim. Dinleyen söyleyen kadar arif olana dek dinleyelim, edeplenelim.

 

Edeple, ceddlerimiz gibi adam olabilmek için…

 

“Tarihi” dedikse mekânımıza, boya ile eskitme kapılar değil, eskimez bir geleneğin hayranı konukların durağı olsun diyeydi…

 

“Medrese” dedikse zamanı öldürmek değil oldurmak gayesi güden neferlerin otağı olsun ümidiyleydi…

 

“Kahvehane” dedikse değerlerimizin hatırı nice kırk yıllar yaşatılsın arzusuylaydı…

 

Aslında, en azından geçmişin özlemi ve geleceğin umudu kadar “ân”ın da kıymeti olsun istedik… Sizi bütün bu duyguların eşliğinde karşılama, ağırlamak, selamlamak istedik.